Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/nurettin/public_html/wp-includes/default-filters.php:175) in /home/nurettin/public_html/wp-content/plugins/postratings/postratings.php on line 825
2008 Haziran | Nurettin Özdoğan

Arama Sonucu

09/06/2008

rol modelim: Murat Yeşildere…

Yazar:Nurettin Özdoğan | Kategori:lider portreleri

Daha önce belirttiğim gibi bu blog’un asıl teması tanıştığım, etkilendiğim ve kendilerinden ders çıkardığım insanların portrelerini yazmak. İlk babamdan başladım, ikinci olarak da yaklaşık 2 yıldır rol model aldığım Murat Yeşildere’den bahsetmek istiyorum.

Murat Yeşildere  2 yıldır çalıştığım danışmanlık şirketinin Türkiye Başkanı ve Yönetici Ortağı. Çeşitli gazetelerde ve dergilerde çıkan röportajlarımda kendisinden bahsetmiştim. Zira yazarlık serüveninda ondan ilham alarak başlamıştım. Belki de beni tanımanızın en büyük aracısı Murat Yeşildere.  Ve sanırım son 2 yılıma baktığımda hayatta en çok bir şeyler öğrendiğim kişi keza Murat Bey. (Yine sanırım hayattaki en büyük şanslarımdan biri onla tanışmak…)

Ben bir sivil toplum kuruluşunda çalışıyordum. Orada gençlik projeleri koordinatörüydüm. Ancak bir meseleden dolayı orada harcanmıştım. Ve şutlanmıştım sanırım:) Tam öldüm bittim artık ne yaparım hiç değilse orada oyalanıyordum, bir şeyler yapıyordum derken Murat Yeşildere, Egon Zehnder International piyangosu çıktı karşıma:) Özen Abi diye çok sevdiğim bir abim vardı, bir gün MSN’de selam verdim. Bir selam insanın hayatını nasıl değiştiriyora çok iyi örnek olur bu. Özen Abi, “Murat Yeşildere diye birisi var. Kendisi dünyaca ünlü bir danışmanlık şirketinin Türkiye’deki 1. adamı. Kendisi bir stajer arıyor. Aklıma sen geldin. Onun yanında olmak süper olur.  Eğer istersen bi CV’ni göndersene bana” dedi. Ben de balıklama atladım. İlk başta Murat Yeşildere ismini Google’ladım. Sonra da şirketi yani Egon Zehnder International’ı. Sonuçları bir bir okudukça heyecanım arttı. Ve o gün arka fonu “İsviçre çakısı” resmi olan bir CV hazırladım. (Çünkü Egon Zehnder İsviçreli bir firma.) Sonrasında telefonla konuştuk. (Hiç unutmuyorum Murat Bey o zaman Portekizin başkenti Lizbon’daydı bense Türkiye’nin başkenti Ankara’da Hosta Piknik’teydim:)

Ofisine davet etti, ben Türkiye’ye geldiğimde konuşalım dedi. Konuştuk. İşi anlattı, CV’mi beğendiğini söyledi. Eğer iki tarafta mutlu olursa devam ederiz dedi. Ki temmuzda 2 yıl olacak birlikte çalışmamız.  Ben biraz Murat Bey’den bahsedeyim. 1969 İstanbul doğumlu. Kısa zamanda bir çok başarıya imza atmış. Hatta bir arşivleme çalışması yaparken lisede okulu temsil etmek için TRT’de yayınlanan “Liseler yarışıyor” yarışmasında bile derece almış. İlk başta İ.T.Ü’yü kazanmış, sonrasında Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümüne geçiş yapmış. 1991′de bitirmiş ve orada Manchester City Üniversitesi’ne MBA okumaya geçmiş Murat Bey. Akademik hayatta başarılı olduktan sonra finans alanında çalışmış. Philips Morris International, K Leasing & Faktoring GSD Holding, CDI-Erste Bank gibi büyük şirketlerde kısa süre içinde üst düzey yöneticiliğe tırmanmış. Ardından 2000 yılıdan Egon Zehnder International’dan başbaşka bir iş teklifi alarak danışmanlık sektörüne girmiş. Murat Bey 2000 yılından bu yana Türkiye ve çevre ülkelerindeki bir çok dünyaca ünlü şirketin kaderlerini değiştirecek tepe yöneticileri bulmuş. Ve hala da bu görevine devam ediyor. Ancak Murat Bey’in bir çok üst düzey yöneticisinden bir farkı var. O edindiği tecrübeleri paylaşıyor. Bir çok gazete ve ekonomi dergilerinde onun yönetim konusunda demeçlerine karşılaşabilirsiniz. Bunun yanında Radikal, Vatan, Yeni Yüzyıl, NTVMSNBC, Kadın Aktüel gibi gazete ve dergilerde köşe yazarlığı yapmış. Şu anda Platin, PERYÖN Dergileri’nde ve Gazeteport.com internet sitesinde köşe yazarlığı yapıyor. ATA TV’de ise Boğaziçi Sohbetleri adında bir program yapıyor. Başta PERYÖN, GYİAD olmak üzere çeşitli STK’larda yöneticilik yaptı.

Zaten benim medya maceram onun geçmiş yazılarını bir gecede bitirmekle başladı. Bir gece onun yazılarını okuduktan sonra ben de bir yerlerde yazacağım dedim:) Gaza geldim yani.  Sadece bu konuda değil kendimi ifade etme konusunda onu izlemem bir çok kapıyı açtı bana.  Özetle o bana balık vermedi ama balık tutmayı öğretti…

Maaşallah iki dünya tatlısı çocuğu var Can ve Su adında. Eşi de bir şirkette üst düzey yönetici olarak çalışıyor. Çok sevecen birisi. Özellikle yemeklerde, toplantılarda öyle bir enerjisi var ki herkesi kopartıyor. (Bazen öyle espiriler yapıyor ki kopmamak mümkün değil. ) İnsanlara saygısı bir çok kişiyi mutlu ediyor. Bu da tabi şirketin performansına yansıyor.  Bir çok yerde konferanslar verdiğinde ben ilk başlarda şaşırıyordum. Nasıl böyle topluluğu etkileyebiliyor diye. Onu tanıdıkça şimdi daha iyi anlıyorum.

Daha anlatılacak çok şeyi var. Ama özetle Murat Bey bu ülkeye lazım birisi. Zaten ülke sevgisini onla 5 dakika muhabbet ettiğinde daha iyi anlıyor insan. Benim gibi sıradan birisinin bile hayatına sıra dışı bir etki bırakması binlerce örnekten birisidir sanırım. Ben bazen depresyona giriyorum, iş hayatında başka Murat Bey’lere rastlayacak mıyım? Cevabı çok zor.  İnşaalah ailesiyle, sevdikleriyle mutlu ve sağlıklı bir yaşam sürer. Başarıları eminim artarak devam eder.

Ben dünyanın neresinde olursam olayım, Murat Bey’e her zaman müteşekkir olacağım. Ve onu asla unutmayacağım. Hakkını da ödeyemem zaten. Zira o bana balık vermedi, balık tutmayı öğretti. Hem de en büyük balığı…

Not: Murat Bey’in çok güzel bir ofisi var. Ancak bana o ofiste en güzel ne duruyor derseniz? Masasının karşısında oğlu Can’ın sanıyorum Resim dersinde yaptığı “Canım Babam’a” resmi. Bu resim belki de Murat Bey’e en çok enerji veren şeydir ofisinde.

09/06/2008

Okur arkadaşlarımdan (2)…

Yazar:Nurettin Özdoğan | Kategori:okur mektupları

PERİHAN’DAN… son 1 senedir yazılarınızı zevkle takip ediyorum. MaşALLAH çok başarılısınız yazınıza kattığınız yorum bile özgün;tebrikler… Başarınızın daim olmasını dilerim ve hayırlı yerlerde bulunmanızı RABBİM den niyaz ederim…

GÜL’den… öncelikle Yüce Allah’ın selamı üzerinize ve üzerimize olsun Nurettin kardeş..yazılarınızı şubat ayından beri takip ediyorum..açıkçası pazar günleri mutlulukla hüznü bir arada yaşıyorum..üniversite öğrencisisiniz anlaşıldığı üzre bu beni mutlu ediyor ama kıskandırmıyorda değil..hakkınızı helal edin..bir de belki söylenmemiştir saçma bir detay olabilir ama fotoğrafınızı yaza uygun heralde değiştirisiniz..gömlek üstüne kazak insan bakınca terler yaz için bir yenilik eminim gelecektir ama hatırlatma olsun istedim..kusura bakmayın..selam ve dua ile..

MEHMET AKİF’TEN… Merhabalar Nurettin bey bir zaman okuyucusu olarak yazılarınızı takip etmekte,fakirane kannatimce hoş bulmaktayım. Yayın ve sınav haftanızda size başarılar(tabii bana da )-(zannederim sizinde son sınavlarınız-finalleriniz başlamakta)

06/06/2008

benim babam…

Yazar:Nurettin Özdoğan | Kategori:Kategorilenmemiş, lider portreleri

Benim babam…

Bu blog’un asıl ana teması tanıştığım etkilendiğim kişileri yazmak. Zaman buldukça daha çok porte yazıları yazmak istiyorum burada. Çok iddialı bir adam değilim ama şu konuda bir nebze de olsa iddialı olsam bir zararı olmaz. 21 yaşında daha tıfıl birisi olarak her kesimden insanla tanıştım. Medyadan, iş dünyasından, sanattan, sivil toplumdan ve tabiki bürokrasi ve siyasetten. Tanıştığım insanların portrelerini yazmak, onlardan çıkarttığım dersleri burada sıralamak burayı daha farklı kılacaktır.

Burada ilk olarak ‘babamın’ portresini yazmak istiyorum. Çünkü babam benim en iyi arkadaşım, hayatımda ilk rol model aldığım insan belki de… Osman Özdoğan…. 1961 yılında Tornacı Nurettin’in ilk çocuğu olarak doğmuş. Gündüzleri okula, okuldan geldikten sonra dedemin torna atölyesinde çalışırmış. Dedem çok zanaatkar bir insanmış. Anlatılana göre mucit, zeki, popüler ve çok çalışkan bir insanmış. Elinde çay ve sigara hiç eksik olmazmış rahmetlinin. Tabi bir de kaynak makinası…

Babam ilkokuldan liseye kadar hep sınıf 1. olarak bitirmiş. İşi gücü ders çalışmak ve dükkanda çalışmakmış. Yazları ya dükkanda çalışırmış ya da bağa gidip ‘koz’ (ceviz) toplarmış. Babamın gençlik fotoğraflarına baktığımda hep ders çalıştığını anlıyordum çocukluğumdan beri. İlk başta Teknik Yüksek Okulu’nu okumuş. Oradan ODTÜ Makine Mühendisliği’ne geçmiş. Tabii orada da 1.’lik. Bölüm 1.si olarak okulu bitirmiş. Ailede hatta söylentiler çıkmış. Osman’ı Amerika istiyor, Osman’ı Kanada istiyor falan filan diye:) Babam yüksek lisansa başlamış, oradan da Kanada’ya gidecekmiş. Ama dedem vefat edince Torna atölyesinin başına geçmek zorunda kalmış. Zira evin en büyüğü olduğu için eve bakmakla yükümlü olmuş. Sonra evlenmiş ben doğmuşum falan:) İlk doğduğumda babam barajlarda şantiye mühendisi olarak çalışıyordu. Hayal meyal o barajları hatırlıyorum sanki. Daha sonra Kahramanmaraş’ın geçim kaynağı olan tekstil sektörüne geçti. Ve sanırım 20 yılı aşkın bir süredir tekstille meşgul. İplik, pamuk, makina, arıza, fabrika… Bu kelimeler sizin için ne anlam ifade ediyor? Benim için bunları bir kaç kelimeyle ifade etmek mümkün değil. Zira ben bunlarla büyüdüm. Sanırım 6 yaşından beri babamla fabrikaya gider gelirdim. Yazları fiks yerim belliydi:) Hemen hemen herşey yaptım. Hatta babam ortaokulda beni şöyle tanıtırdı: “Bizim oğlan 4 yıllık bir tekstil mühendisliği mezunu birisinden daha iyi bilir bu işleri:) Aman Allah’ın ne kasılırdım ama… Ama şimdi geriye dönüp baktığımda iyi ki öyle olmuş diyorum. Zira şu anda bir yerlere geldiysem şayet, bunda o cocukken vakit geçirdiğim o yerlerin katkısı büyük be abi. Şu anda hala babam tekstille ugrasıyor. Biraz sıkıldı gibi… Ama olsun yine de ailesine en iyi şekilde bakıyor. Beni ve kardeşimi en iyi imkanlarla büyüttü. Bir dediğimizi iki etmedi. Çok mutluyduk. Bazen şimdiki hani o dışardan gıpteyle bakılan yaşamıma (!) bakıp, o günleri yani ailemin yanında olduğum günleri çok ama çok özlüyorum. Ve şu anda ailemin yanında olmasını çok isterdim.  Onlar Kahramanmaraş’ta…

Babam çok çalışkandı dediğim gibi. Sabah akşam işe giderdi ‘off’ demeden. Hatta akşamları bile makine kataloglarını getirir tabiri caizse ders çalışırdı. Hatta okul bitmesine rağmen çeşitli mesleki sınavlara girerdi. Bir hafta boyunca o sınava çalışır, ve 1.likle geçerdi. Aslında ben çok utanırdım. Çünkü o hep çalışırdı bense o kadar başarılı değildim okul hayatımda. Bu kadari işine düşkün olmasına rağmen bizi hiç ihmal etmez. Bizi gezdirir, şehir dışına götürür, bağa götürür vesaire vesaire. Kaç gece beni ders çalıştırırdı. Özellikle fizik ve matematiğe. Bana çok tokat atmıştır anlattığı çözümü anlamadım diye:) Ama iyi ki de atmış. Şimdi bile onları düşündüğünde üzülür, ben seni çocukken çok incittim hakkını helal et der benim babam.  Hatta bazen bilmediği konuları bile önce kendisi çalışır sonra bana anlatırdı.

Hele iş hayatında tam bir örnektir benim babam. Ben o kadar şefkatli bir işveren, yönetici görmedim. Ve şu kapitalist dünyayı gün be gün daha da iyi anlayınca ondan bir tane daha olduğunu sanmıyorum. Mesela işciler avans ister, yoktur para filan kasada. Yok der babam. Sonra o işçi üzgün üzgün işine döndüğünde dayanamaz. Çarşıya adam yollar, bankadan para istetir. Ve o işçiye o gün avansı verir! Bu beni o zaman çok etkilemişti. Şimdi daha iyi anlıyorum. Medyayı, uluslararası şirketleri, dünya para piyasalarını görünce okuyunca bunun ne kadar büyük bir hamle olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Daha böyle ne örnek gösterilecek şeyleri vardır babamın…

Daha anlatılacak çok şey var. Sığmaz. Benim kelime hazinem de yetmez. Maaşalah o benim en yakın arkadaşımdır. Ben herşeyimi babamla paylaşırım. Çok şükür. En büyük hayalim onun benle gurur duyması.  “İşte bu benim oğlum” demesi. Şimdi demiyor mu? diye düşünebilirsiniz. Diyor ancak onun benle gurur duyması için ben daha yeni başladım… Ve bunu demesi için ben elimden geleni yapıcağım!

01/06/2008

Hayatımın en kabus günlerinden biri: 30 Mayıs 2008

Yazar:Nurettin Özdoğan | Kategori:Kategorilenmemiş

Hani bazı günler vardır o kâbus günleri hiç unutamazsınız… Benim bir kaç tane var…Dün onlara bir tanesi daha etkilendi.

30 Mayıs 2008…

Aman Allah’ım nasıl bir gündü…  Daha öncesi de var aksiliklerin ama ben ana olayı anlatacağım.

Erhan ve onun arkadaşlarıyla Yeşilköy’de buluşacağız. Biraz geciktim yine bir aksilikten dolayı. Her neyse… O zaten ayrı bi sorun.

Taksim’den sarı dolmuşa bineceğim. Dikilitaş’tan Sarıyer-Taksim 25T otobüsüne bindim. Her zaman cüzdanımı kontrol ederim. Hatta otobüsteyken içimden dedim. Bugün aksilikler beni buluyor, cüzdanı da düşürme…

Düşündüğüm başıma geldi. Taksim’de metrekare başına milyonlarca insanın geçti Taksim merkez duraklarda bir baktım cüzdan yok. Daha öncesinde birisi bana çarptığını fark ettim (3-4 saniye öncesinde) Aman Allah’ım Cüzdanım yok!!!

Her yeri aradım, suculara, otobüs şöförlerine muavinlere sordum. Duraklara baktım. Yok. Saçımı başımı yoluyorum. Naptım diye. Çünkü ATM kartlarım, kimliklerim vesaire hepsi onun içinde. (Para yoktu)

Daha önce hiç başıma gelmediği için ordan geçen polise sordum: N’apayım ben?

Dedi ki İstiklal Caddesinde karakol var. Oraya dilekçe yaz. Hiç karakol filan bilmediğim için sora sora buldum İstiklal’in kirli, kalabalık ve kozmopolit sokaklarında.

Polis ağabeylere öğrenci olduğumu söyledim. Bana çok iyi davrandılar. Sonra asıl sürpriz başıma geldi.

Sen Nurettin Özdoğan’mısın? Polis abiler beni tanıdı. Zaman’dan okurum çıktı. Ve bana o kadar iyi davrandılar ki anlatamam. O sinirli ve umutsuz halimde yüzümü tebessüm ettirdiler.

Hatta bana inanamadılar. Allah’tan gazete kimlik kartım vardı, onu gösterdim: “Vay bea karakolumuza kimler geliyor yaa” dediler. Çok mutlu oldular. Hatta karakol amiri adresimi telefonumu aldı. Onu çay içmeye ofisime davet ettim. Çok sevindi.

Polislerden biri Trabzon’lu biri Maraş’lı çıktı.

Çok tanınıyorum okurlarım tarafından ama hayatımda ikinci defa kendimi ünlü hissettimJ (İlkinde de benle fotoğraf çektirmek isteyen bir olayda) Böyle bir şeye ihtiyacım yok ama işte

 o an tüm emeklerimi karşılığını sanki almış gibiydim.

Polis abilere çok teşekkür ettim beni bu zor anımda tebessüm ettikleri için. Ve giderken el salladım şunu diyerek: “Sizin gibi polis abilere ihtiyacımız var bizim…”